Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi

Türkiye'nin ilk tıbbi bitkiler bahçesi
ekosistemimizin farkına varmak için fırsat sunuyor..

Kimyasal katkısız yetişen 700'ü aşkın tıbbi bitki,
sera, herbarium, laboratuar..

Ev tıbbı seminerleri, atölye çalışmaları,
çocuk programları, staj imkanları, yayınlar..

Geçmişle bugünü buluşturan
geleneksel tıp festivali..

Biyoçeşitliliğin korunup geliştirilmesine,
tıbbi bitkilerin etkin ve güvenli kullanımına katkı..

Prof.Dr. Ahmet Ağırakça

 

Her mesleğin kendine has bir ahlâkı vardır, fakat tıp ve tabip ahlâkı çok daha farklı

bir önem arz eder. Sağlığın ve insan hayatının öneminden dolayı bu konu üzerinde fazlaca durulmuş ve sayısız eser yazılmıştır. Tıp ve tabip ahlâkı ile ilgili ilk ve en önemli metin, Hippokrates’in ahlâkî ilkeleridir. Tıp tarihinde “Hipokrat yemini” diye bilinen bu metin, İslam tıp tarihi kaynaklarında “el-Ahd” (söz) veya “el-Eymân diye geçmektedir.

Asklepios devrinde, babadan oğula veya dededen toruna intikal ederek yalnızca Asklepios ailesi fertleri tarafından, ücretsiz olarak uygulanan tıp ilmi, Hippokrates’in isteği ve gayreti üzerine başkalarına da intikal etmiştir. Bunun üzerine, meslek ahlâkının korunması amacıyla bu yeminin yapılması zarurî kabul edilmiştir. Hippokrates, tıp ilmini öğretmeye başlayacağı kimselere, ilmin kurallarına bağlı kalmaları için bu yemini ettirmiştir. Bu yemin, İslam ve batı tıp eserlerinde farklı şekillerde geçmektedir. İslam tıp tarihi kaynaklarında şöyle geçer:

“İnsana hayatı ve ölümü, sağlık ve şifa ile her türlü ilacı bahşeden Allah adına; hekim Apollon, Asklepios, Hygia, Panacea ve Allah’ın erkek-kadın bütün dostları adına yemin ederim. Ayrıca bu yeminime aynen sadık kalacağıma, bana bu ilmi öğreten hocamı aynen babam gibi tanıyacağıma, onun ihtiyaç duyacağı her hususta fedakârlıkta bulunacağıma, malım ve canımla onun emrinde olacağıma, onun neslinden gelen evlat ve torunlarına

-istedikleri takdire- bu ilmi şartsız ve ücretsiz öğreteceğime, onları kendi öz kardeşlerim gibi göreceğime, tıp yeminini yapmalarından sonra, benim ve hocamın çocukları ile diğer tıp öğrencileri arasında asla ayırım yapmayacağıma, bütün gücümle hastayı tedavi ederek onun yararına olabilecek her hususta çalışacağıma, hastanın zararına olabilecek her şeyi ondan uzak tutacağıma, ona eziyet verecek her hususu bilgim oranında ve inandığım tıbbî çözüm doğrultusunda ondan uzaklaştırmaya çalışacağıma, benden öldürücü ve zehirleyici bir ilaç istendiğinde vermeyeceğime, bu konuda kimseye yardımcı olmayacağıma, çocuk düşürücü ilaçları kadınlara vermeyeceğime, nefsimi ve mesleğimi her türlü eksiklikten koruyarak en güzel hasletlerle donatacağıma, mesanesinde taş bulunan hastanın hemen karnını yarmayıp bunu konu ile ilgili uzman cerrahlara bırakacağıma, gireceğim bütün evlere sadece hastanın yararı için gireceğime, her türlü zulüm, kötülük ve ahlâksızlığın dışında bir hayat süreceğime, mesleğimi icra ettiğim sırada ya da bunun dışında toplum içinde gördüğüm yahut işittiğim, açıklanması gerekmeyen hiçbir hususu açıklamayacağıma ve böyle durumlarda ağzımı sıkı tutacağıma ve bütün bunları bir görev olarak algılayacağıma yemin ederim. Bu yeminimi hiç bozmadan yerine getirebilirsem yaşamım ve mesleğimi mutluluk içinde geçireyim. İnsanlardan daima saygı göreyim. Şayet bunları yerine getirmezsem bütün bu temennilerin zıttı ile karşılaşayım.”

Müslüman tabipler, Hippokrates’i tıbbın babası ve kurucusu olarak kabul ederler. Soğukkanlı, merhametli, mütevazı, vakur, ağırbaşlı, necip, insanın fıtrî yapısını bilen ve ona göre davranan, kıskançlığı, başkasını kötülemeyi ve kendini beğenmişliği reddeden, insanı kendisine saygıya adeta mecbur eden Hippokrates’in tıbba yaklaşımı şöyledir: “Tıp, en şerefli ve en itibarlı mesleklerden biridir. Ancak en tehlikeli yanı, tabip olmayan ve tıp bilgisine sahip olmayan kimselerin insanları tedaviye kalkışmalarıdır. Kendi hevesini tatmin etmek üzere tıp mesleğini icra etmeye kalkışan ve kendisini tabip diye takdim eden kişilerin yaptıkları hatalardan başka bu ilmin hiçbir eksiği yoktur. Bu gibi kişiler ismen tabiptirler. Bunun için, tıp öğrenimi almak isteyen kimsenin öncelikle dürüst, ahlâklı, ilme istekli ve bu konuda hırslı olması gerekir. Zira, bu özelliklere sahip olan kimse insanlar için güzel hizmetler yapabilir. Bunlar insanın tabiatı ve ahlâk anlayışıdır. Hayat bir eğitim ve terbiyedir. Eğitim ve öğretimden elde edilecek ürün ise aynen toprağın verdiği ürün gibidir. Neyi ekersen onu biçersin. Güzel tohum toprağa düştü mü, güzel ürün verir. Tıp ilmi de iyi bir hazine ve güzel bir azığa benzer. Mükemmel bir şekilde elde edilirse kişiye mutluluk verir, ama bir intihal olarak elde edilirse mutsuzluk getirir.”           

Hippokrates, öğrencilerine şu nasihatleri verir: “Çok tamahkâr olmayınız. Hastalarınızın maddî imkânlarını göz önünde bulundurup onlardan ücret alıp almayacağınızı iyice düşününüz. Bazı tıbbî vakalarda hastadan hiçbir ücret istenmemelidir. Geçim sıkıntısı çeken bir yabancı size başvurduğunda onu tedavi ettikten sonra kendisine yardım ediniz. Çünkü insanların sevildiği yerde tıp sanatı da itibar görür. Hastalarınızı ziyaret etmek üzere bir eve gittiğinizde onlardan izin isteyerek içeri giriniz. Her türlü kötü davranışdan uzak durmaya çalışınız. Gördüğünüz, işittiğiniz her sırrı saklamayı kendinize bir ilke edininiz. Hastanın sırrını mutlak surette saklayınız.”

Hippokrates’e göre, bir tabipte bulunması gereken vasıflar şunlardır: “Tabip, genç yaşta tıp öğrenimine başlamış, hür düşünceli, kavrayışı güçlü, kendisine danışıldığında veya bir konunun müzakeresi yapıldığında orijinal düşüncelere sahip, güzel konuşan, güzel huylu, iffetli, cesur, ciddi, kızgınlık anında iradesine hâkim, mütenasip bir boy ve pos sahibi, saç ve sakalı daima düzgün tıraşlı, elbisesi temiz ve beyaz, yürüyüşünde mutedil bir kimse olmalıdır. Hastaya bakmak üzere çağrıldığında hastanın yanında oturup ağrı ve şikayetlerini iyice dinlemelidir.

Huneyn İbn İshak

Abbasi halifelerinden el-Mütevekkil, bir düşmanını zehirlemek üzere Huneyn’den zehirli bir ilaç yapmasını ister. Huneyn, sadece faydalı ilaçlar yapmayı öğrendiğini, böyle bir zehir yapmayı bilmediğini, bu zehri yapmak için uzun zaman gerektiğini söyler. Bu mazereti kabul etmeyen el-Mütevekkil Huneyn’i hapse attırır, fakat bu konuda samimi olduğunu görünce kendisini denemek için böyle bir yola başvurduğunu söyleyip tahliye ettirir. Hapisten çıkınca halifenin huzuruna gelen Huneyn, saygılı bir eda ile, dinin müminlere iyiliği emrettiğini, böyle bir davranışı değil dostlara, düşmana bile yapmanın doğru olmadığını, tıp ilminin kuralları gereği zehir yapıp insanlara zarar vermenin mümkün olmadığını söyler ve kendisinden emin olmalarını ister.

Er-Râzî 

Öğrencisi Ebu Bekir İbn Kârih’in Horasan valisinin özel tabipliğine tayin edildiğini duyan Er-Râzî ona bir nasihat mektubu gönderir. Bu mektup sonradan risale haline gelir. “Ahlâku’t-tabîb” adlı bu risalede, tabip ahlâkı ve tabipte bulunması gereken vasıflardan bahseden Er-Râzî, tabip için en zor görevin devlet büyüklerine hizmet etmek, onları tedavi etmek ve bununla mutluluk duyup halk arasında itibar kazanmak olduğunu söyler. Er-Râzî’ye göre, tabip oyun ve eğlenceden uzak durup kitapları ve araştırmalarıyla uğraşmalıdır. Tabipler de hükümdarlar gibidir; onların buyruğu zengin-fakir, amir-memur herkes için geçerlidir. Onlar emir verir, ama emir almaz. Tabip her şeyi bilmez, ama genellikle cahil olan devlet adamları tabibin her şeyi bildiğini  zanneder. Bu konuda hassas olmak gerekir.

Er-Râzî şöyle der: “Tabip, hastasının sırdaşı olmalıdır. Bazan hasta, anne ve babasından, eşinden sakladığı hastalığını ve sıkıntılarını tabibe anlatır. Tabip bu sırrı mutlaka saklamalıdır. Samimiyetle Allah’a bağlanmalı, Ona güvenip şifayı ondan istemeli, kendi becerisine ve gücüne dayanmamalıdır. Güzel ve çekici kadınları tedavi ederken sadece hastalıkları ile ilgilenmeli, vücudunun onu ilgilendirmeyen taraflarını görmezlikten gelmelidir. Kadınlarla yüz göz olan tabibin halk nazarında itibarı kalmaz. Özel tabip edinen kimse, ister emir, ister zengin bir aristokrat, ister halktan biri olsun, tabibe saygı duyup onu diğer adamlarından üstün tutmalıdır. Tabip de, hükümdara diğer görevli ve bürokratlardan daha çok bağlı olmalı, ona daha çok merhamet duymalı, sağlığı ile ilgilenip tedavisini tam yapmalıdır.

Tabip mağrur olmamalı, daima mütevazı olmalıdır. Alçakgönüllülük insanın manevî süsüdür. Hastalarına ve tüm halka karşı kırıcı sözlerden kaçınmalıdır. Kendisini hastalarına adayıp onları sevmelidir. Hastaları arasında zengin-fakir ayırımı yapmamalıdır. Hastaya karşı böbürlenen tabipler, hastayı azarlayarak tedavi edeceklerine onu tedavi etmekten vazgeçseler daha iyidir. Tabip, hastasını hergün ziyaret etmelidir. Ona diyetini söylemeli, yiyecek ve içecekleri hususunda bilgi vermelidir. Hükümdarlar uzun müddet sevdikleri yemeklerden ayrı kalmak istemezler, kadın ve çocuklar da böyledir. Tabip buna dikkat etmelidir. Hükümdara ilaç verirken ona güven vermek ve kendini töhmetten kurtarmak için hükümdarın önünde bu ilaçtan, önce kendi almalıdır. Hükümdarın ve hastaların önünde zehirlerden ve öldürücü ilaçlardan söz etmemelidir. Asla içki içmemelidir. Çünkü, hükümdarın veya bir başka hastanın ihtiyaç duyduğu anda sarhoş olursa gözden düşer. Bazı ilaçları verdikten sonra hastanın yanından ayrılmamalıdır. Zira obur hastalar vardır ki, yapılan tedaviyi bir yemekle yok edebilir. Muayene yaptıktan sonra hastadan kan almalı, bunun için önce hastanın nabzını tutup durumunu öğrenmelidir.

Tedaviden iyi netice almak için hasta ile sürekli diyalog halinde olup onunla mülakat yapmak gerekir. Hasta ile tabip arasında samimiyet ve iyi bir diyalog olmalı, hasta tabibe tam anlamıyla güvenmelidir. Hasta denek olarak kullanılmamalıdır. Cahil tabip hırsızdan daha kötüdür; hırsız adamın malını alır, ama adamı öldürmez. Ancak öyle tabipler vardır ki, bilmeden tedavi uygulayıp hastalarına zarar verir, canından ederler.

“Hekim”, hakîm olan Allah’ın isminden türetilmiş bir kelime olduğundan, hekimler insanlar nazarında değeri büyük bir mesleğin erbabıdır. İnsanlar onlara daima muhtaçtır. Onlar da bunu bilip ona göre davranmalıdır. Tıpta kehanet olmaz. Tıp sanatına karşı sahtekârlık yapacak kimseler olabilir. Tabip, bunlara karşı uyanık ve dikkatli davranmalıdır. Bu hususlara dikkat eden tabip Allah’ın lütfu ve keremiyle başarılı olur. Hamde layık olan Allah’tır.

Er-Râzî, “Fi esbabi’l-mumileti li kulubi’n-nâsi an efadili’l-etibbâ” risalesinde, halkın, fazilet sahibi tabiplere meyletmesinin sebeplerinden ve etik ile ilgili meselelerden bahseder. “Et-Tabibu’l-hazik leyse huve men kadara ala ibrâ’i cemî’ el-ilel” adlı eserinde ise iyi bir uzman tabibin her hastalığı iyileştirebilen tabip olmadığı, bütün hastalıkları tedavi edip iyileştirmenin çok bilgiye sahip olmakla gerçekleşemeyeceği, dünyanın en büyük tabibinin dahi bunu yapamayacağı, fakat ne olursa olsun tabibin teşekkürü hakettiği ve tıp ilminin takdir edilmesi gerektiğini söyler.

İbn Butlan el-Muhtar ibnu’l-Hasan

“Davetu’l-etibbâ’ ala mezhebi Kelile ve Dimne” adlı eserinde Bağdat’ın güzellikleri, yemekleri ve ziyafetleri yanında tabip ve eczacılarının ustalığından da bahseden İbn Butlan, tıp ve eczacılığın önemini ve bu mesleklerin titiz ve dürüst kişilerde kalması gerektiğini anlatmıştır.

Abdullatif el-Bağdadî

Abdullatif el-Bağdadî “En-Nasihateyn li’l-etibba’i ve’l-hukemâ” adlı eserinde tabip ve filozoflara nasihatler verir. 

Ali İbn Rıdvan

Mısırlı tabip Ali İbn Rıdvan, Hippokrates’in tıp hakkındaki fikirlerinden etkilenmiş ve eserlerinde bu fikirlere büyük yer vermiştir. Ali İbn Rıdvan’a göre, tabip iyi bir huya sahip olmalı, zeki ve akıllı  olmalı, vücudu ve elbisesi daima temiz olmalı, hastanın sırlarını saklamalı, hastalarının şifa bulması için samimiyetle uğraşmalı, özellikle fakirleri iyileştirmek için gayret etmeli, mesleği ile ilgili bilgileri elde etmede ve bunları başkalarına öğretmede büyük bir istek ve rağbet içinde olmalı, güvenilir olmalı, ilaç tavsiye ederken ve reçete yazarken iyice düşünüp kesin olarak tecrübe ettiği ilaçları vermeli, hiçbir zaman zehir ve cenini düşürmek için ilaç vermemeli, kavrama gücü kuvvetli olmalı, aç gözlü değil, son derece tok gözlü olmalı, alacağı ücreti değil, tedavide başarılı olmayı hedeflemeli, hasta düşman dahi olsa tedavi etmeli, samimi bir kalp ve dürüst bir bakışa sahip olmalı, kadınları tedavi ederken bakışlarına son derece dikkat etmeli, bu konuda yanlış anlaşılmaya meydan vermemelidir.

“Makale fi’t-tatarruk bi’t-tıbb ile’s-saade” adlı eserinde, tıp ilmi ve tabiplerin davranışları hakkında bilgi veren Ali İbn Rıdvan, tıbbın asıl merkezinin Mısır ve Kahire olduğunu, buradan Rodos adasına ve sonra Kös adasına geçtiğini ileri sürer. Hippokrates’in burada yetiştiğini ve tıbbın bundan sonra gelişme gösterdiğini anlatır. Hippokrates’in Galenos tarafından şerh ve tevil edildiğini ve tıbbın artık daha anlaşılır olduğunu kaydeder. Tıp ilminin insana verdiği mutluluğu, insanın iyilik yaparak saadete kavuşacağını belirtir. Gerçek tabiplerle sahte tabiplerin tavırlarından bahsedip, sahtelerin usta olanlardan nasıl bilgi aşırdıklarını ve bunları kendilerine nasıl mal ettiklerini anlatır.

Ali İbn Rıdvan “Makale fi şerefi’t-tıb” adlı eserinde ise, tıp ilminin faydalarını, şeref ve üstünlüğünü, tabibin izzet ve şeref sahibi olması gerektiğini, Hippokrates’ten alınması gereken bilgi ve tecrübeleri, Galenos ve ondan sonra gelen tabiplerin bu bilgi ve tecrübeler ile ilgili şerhlerini belirtir. Tıp ilminin fayda sağlayabilmesi için insanın tıbbî kaide ve usûlleri bedeninde ve ruhunda yaşaması, Allah’a bağlanması, Ona güvenip takva sahibi olması, namaz, oruç ve diğer ibadetleri yapması ve hayır işlemesi gerektiğini, sağlığın bunlarla ayakta tutulabileceğini anlatır. Tıp ilminin, tabibi yüksek mertebe ve makamlara yücelttiğini, fakir olsa bile hükümdar ve büyük alimlerle, yüksek rütbelilerle oturup kalkmasına vesile olduğunu, bu ilmin verdiği izzet ve şerefin başka hiç bir şeyle kıyaslanmayacak kadar üstün olduğunu belirtir. Tabipliğin en yüce ve en mükemmel meslek olduğunu ileri sürer. Tabip, insanlığa hizmet etmektedir. Bu meslek, sahibini üstün bir ibadete ve takvaya, kendisine, ailesine, halkına ve dolayısıyla bütün insanlığa hizmet etmeye sürükler. Çalışarak ve hakkını vererek hizmet eden bir tabip, bu hizmetiyle mutluluğa erer.