Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi

Türkiye'nin ilk tıbbi bitkiler bahçesi
ekosistemimizin farkına varmak için fırsat sunuyor..

Kimyasal katkısız yetişen 700'ü aşkın tıbbi bitki,
sera, herbarium, laboratuar..

Ev tıbbı seminerleri, atölye çalışmaları,
çocuk programları, staj imkanları, yayınlar..

Geçmişle bugünü buluşturan
geleneksel tıp festivali..

Biyoçeşitliliğin korunup geliştirilmesine,
tıbbi bitkilerin etkin ve güvenli kullanımına katkı..

Mebruke Bayram

 

Tarım ve gıda sistemimiz değişiyor

Tarım, dünyada yeni bir kimliğe bürünerek şirketleşiyor. Gelişmiş ülkelerde başlayıp yoksul ülkelere yayılan endüstriyel tarımda geleneksel üretim metodları terkediliyor, tarım arazileri birer fabrika gibi çalışıyor. Üretimden elde edilen gelirin büyük kısmı, tohum, sulama, sentetik gübreler, böcek ve yabani ot ilaçları, tarım makinalarının yakıtı, makinaların bakımı, elektrik enerjisi, taşıma, dağıtım gibi girdileri sağlamak için harcanıyor ve çiftçinin elinde çok az para kalıyor.

Endüstriyel tarım, öncelikle girdileri üreten şirketlere yarıyor. Tarım ve gıda alanında dev tekeller haline gelmiş uluslararası şirketler bu sistem sayesinde yüksek kârlar elde ederek gıda üretimi ve ticaretine her geçen gün biraz daha hâkim oluyor; özellikle pirinç, buğday, mısır, soya gibi gıda ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan ürünler için mücadele veriyor; hâkimiyetlerini pekiştirmek için gelişmiş ülkeler ve Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi kuruluşlar aracılığıyla bütün dünyaya baskı yapıyorlar.

Endüstriyel tarım sisteminde çiftçiyi ve tüketiciyi değil, şirketleri kayıran politikalar uygulanıyor. Yasalarda yapılan değişikliklerle, çiftçilerin sertifikalı tohumlar haricindeki tohumları kullanmaları, ertesi yıl için tohumluk ayırmaları, tohum satmaları, kendi aralarında tohum alışverişi yapmaları “suç” sayılıyor. Çiftçiler her yıl tohum tekellerine patent bedeli ödeyerek tohum satın almak zorunda bırakılıyor.

Çiftçiler şirketlerle imzaladıkları sözleşme kapsamında faaliyet gösterebildikleri için kendi arazilerinde nasıl üretim yapacaklarına karar veremiyorlar. Hangi ürünü üretecekleri, hangi tohumu kullanacakları, tarlalarına hangi gübre ve ilacı atacakları, hasadı ne zaman yapacakları şirketler tarafından belirleniyor. Gıda üretiminin bütün alanlarına tekeller hâkim olduğu için, şirketlerden bağımsız üretim yapmak isteseler dahi bunu gerçekleştirmeleri oldukça zorlaşıyor.

Gıda, uluslararası siyaset arenasında yoksul ülkelere karşı silah olarak kullanılıyor. Küçük çiftçiler topraklarından kopuyor, açlık ve yoksulluk gittikçe artıyor. Dünyadaki aç insanların üçte ikisini topraksız kalmış küçük çiftçiler oluşturuyor. Dünya nüfusunun yarıya yakınını küçük çiftçilerin oluşturduğu düşünülürse, bu politikalarda ısrar edilmesi durumunda yaklaşık 3 milyar insan işsizlik ve açlıkla karşı karşıya kalacak.

 

Yeşil devrim

Tarımdaki büyük değişim “yeşil devrim”le başladı. Yeşil devrim, birim alandan elde edilen ürün miktarını arttırmak amacıyla, büyük bir propagandayla devreye sokuldu: elde edilen üretim artışları açlığı sona erdirecekti! Yüksek verimli tohumluklar ürün artışı sağlıyordu, fakat bu tohumlarla birlikte sentetik gübreler, böcek ve yabani ot ilaçları, tarım makinaları ve sulama sistemi kullanmak şarttı. Bu koşulları ancak ekonomik durumu iyi olan, nispeten büyük çiftçiler yerine getirebiliyor, dolayısıyla yeni tohumluklardan daha fazla yararlanabiliyorlardı. Üretim artışı fiyatları aşağı çektiği için küçük toprak sahipleri ve ortakçılar kendi aleyhlerine gelişen rekabet ortamından büyük zarar gördüler, sorunları katlanarak büyüdü. Zengin ve fakir çiftçiler arasındaki gelir farkı iyice arttı. Küçük çiftçiler, sulak olmayan, verimsiz topraklarda tarım yapanlar topraklarından kopmaya başladı. Yeşil devrim, açlığa çare olmak bir yana, her geçen gün açlığı büyüttü.

Küçük çiftçilerin toprağını yitirmesi veya sözleşmeli tarıma teslim olarak kendi toprağında işçiye dönüşmesi sonucunda ürün çeşitleri belirli alanlarda toplandı, çok geniş arazilerde tek tip üretime (monokültür) geçildi. Ürünlerin toplanması, işlenmesi, dağıtımı.. açısından kolaylık sağlayan monokültür, yerel türleri yoketmeye ve genetik çeşitliliği azaltmaya başladı.

Yeşil devrim ve tarımın şirketleşmesi çevreyi de olumsuz yönde etkiledi. İlaçlar, tarım ürünlerine zarar vermeyen böceklerin ve başka hayvanların ölümüne, zararlı böceklerin direnç kazanmasına sebep oldu. Dirençli zararlıları öldürebilmek için daha fazla veya daha güçlü zehirler kullanılmaya başladı. Ürünlerin belirli alanlarda ekilmesi mesafelerin artmasına sebep oldu ve makinalı nakliyeyi zorunlu kıldı. Buna tarlalarda kullanılan makinalar da eklenince tarım petrole bağımlı hale geldi. Aşırı üretim, aşırı sulama gibi sebeplerle topraktaki besleyici maddeler azaldı; verim kaybı, tuzlaşma, alkalileşme, erozyon problemleri ortaya çıktı.

 

GDO

Yüksek verimli tohumluklar, tarım makinaları, sentetik gübreler, böcek ve yabani ot ilaçları.. sayesinde bir süreliğine ürün artışı sağlanabildi, fakat çiftçiler her yıl aynı miktarda ürünü elde edebilmek için daha fazla gübre ve ilaç kullanmak zorunda kaldı. İşte bu noktada “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” (GDO) imdada yetişti.

Çeşitli canlılardan alınan bir veya birkaç genin yapay yollarla tarım ürünlerine eklenmesiyle elde edilen ve uluslararası literatürde “Genetically Modified Organism” (GM, GMO) olarak geçen GDO’lar sayesinde, verimi arttırmak, tarıma uygun olmayan arazilerde ürün yetiştirmek, zararlılara ve yabani otlara karşı dayanıklılık sağlamak, ürünlerin raf ömrünü uzatmak, nakliyeye daha dayanıklı ürünler yaratmak mümkün olabilecek, kısacası tarım girdiği çıkmazdan kurtulabilecekti. İddia edilen gelişmelerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, gerçekleştiğinde ise nasıl bir bedel ödeneceği uzun boylu araştırılmadan GDO’lar piyasaya sürüldü. Artan rekabet, şirketlerin patentlerle pazar hâkimiyetlerini güvence altına almalarını dayatıyordu.

Uluslararası şirketlerin temsilcileri GDO’ların “insan sağlığına zararlı olmadığını”, “artan nüfusa gıda sağlayacağını”, “açlığa çare olacağını” iddia etse de, bazı araştırmalar genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan ve çevre sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini gösteriyor. Ancak bu konuda araştırma yapan bilim insanları, lobilerin, ödeneklerin, fonların baskısı altında.

GDO’lar patent altına alınarak piyasaya sürüldüğü için pekçok etik problemi de beraberinde getiriyor. Bir canlıdan, hatta insandan alınan gen veya gen dizisinin patent altına alınabiliyor olması GDO’lar ve bunları üreten tekeller üzerindeki şüpheleri arttırıyor. Yüzbinlerce ürün uluslararası tarım tekelleri tarafından patentlenmiş durumda. Dünya Ticaret Örgütü’nün bütün dünyaya dayattığı fikri mülkiyet haklarını çarpık bir biçimde ele alan TRIPS Anlaşması’na göre, bir bitkinin genetiğini değiştirdiğini iddia eden şirket, iddiasını ispat etmeye zorlanmadan patent alabiliyor. Bir başka deyişle, genetiği değiştirilmiş ürünlerin yanısıra genetiği değiştirilmemiş ürünler de patentlenebiliyor. Biyolojik çeşitliliğini korumak ve bitkilerin patent haklarını şirketlere kaptırmamak için kendi patent sistemini geliştirmek isteyen ülkeler WTO’nun baskı ve yaptırımlarıyla karşı karşıya kalıyor.

2000’li yılların başından bu yana, dünyanın çeşitli yerlerindeki çiftçilere, patent haklarını ihlal ettikleri gerekçesiyle davalar açılıyor. Bu davaların sebebi, tarlalarındaki ürüne komşu tarlalardan tozlaşma yoluyla genetiği değiştirilmiş ürünlerin bulaşması. Davayı kaybeden ve binlerce dolar ceza ödemek zorunda bırakılan pekçok çiftçi var.

Yeni nesil gıdalarda doğallık kayboluyor, katkı ve koruyucular çoğalıyor. Gıda üretiminin her aşamasında bir standartlaştırma süreci yaşanıyor. Dünya halklarının zengin gıda çeşitliliği ve beslenme kültürü hızla kayboluyor. Sofralarımızı endüstriyel, standart, hijyenik, şık ambalajlı, fakat zayıf gıdalar dolduruyor. Bu yüzden sağlığımız her geçen gün biraz daha bozuluyor. Yarın hayat kalitemizin nasıl olacağı bugün bize dayatılan gıdalara karşı tutumumuza bağlı. Bu yüzden, gıda konusundaki tercihlerimizi gözden geçirmemiz ve bu konuda mücadele edenlere destek vermemiz gerekiyor.