Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi

Türkiye'nin ilk tıbbi bitkiler bahçesi
ekosistemimizin farkına varmak için fırsat sunuyor..

Kimyasal katkısız yetişen 700'ü aşkın tıbbi bitki,
sera, herbarium, laboratuar..

Sağlık Çevre Okulu, staj imkanı, yayınlar,
tez-proje ve kurum destekleri..

Geçmişle bugünü buluşturan
geleneksel tıp festivali..

Biyoçeşitliliğin korunup geliştirilmesine,
tıbbi bitkilerin etkin ve güvenli kullanımına katkı..

Prof.Dr. Jaswant Guzder

McGill Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi Bölümü, Montreal

 

 Hindistan’ın kırsal, ziraî, dinsel kültürü, etkisini gün geçtikçe arttıran kentsel, teknolojik, modern kültürle birarada yaşamaktadır. Geleneksel sözlü kültür ve ritüel hayatı, sürekli olarak yeniden yorumlanan yazılı metinlerin yanısıra varlığını sürdürmektedir. Uzun bir geçmişi bulunan dinsel ve kültürel hoşgörü, Hindistan’ın bölünmesi ve son zamanlardaki toplu ayaklanmalar sırasında bozulmaya başlamıştır. Hint kadınları Hinduizm, İslam, Jainizm, Sihizm, Hıristiyanlık, Budizm, Zerdüştçülük ve yerel kültürlerin birleştirici ortamında, zengin görsel ermiş menkıbeleri ile yoğrulmuş bir dünyada yaşarlar. Düşüncede saygı duyulan ancak genellikle baskı altında tutulan Hint kadınının esas kimliği anneliktir. Ancak kadın mutasavvıflar, siyasetçiler, Bollywood (Bombay film sanayi) yıldızları, güzellik kraliçeleri, astronotlar, eylemciler, yazarlar gibi değişik kadın kimlikleri çağdaş senaryonun bir parçası haline gelmiştir.

Batıda yaşayan ikinci ve üçüncü kuşak Hint göçmenler ise, kendi halk efsanelerini, geleneksel hikayelerini ve peri masallarını yerel ve küresel mitler ile karıştırarak ebeveynlerininkinden farklı bir yaklaşım geliştiriyorlar. Cinsiyet hiyerarşisi, güç kullanımı, kast eşitsizlikleri, toplu vahşet ve fakirlik Hint alt-kıtasının çağdaş toplumsal meseleleri iken, ırkçılık, kimlik ve kültür değişimi diasporadaki Hintlilerin gündemini oluşturuyor.

Göçmenler, evlerini kaybetmenin ve sevdiklerinden ayrılmanın acılı tecrübelerini Batıda kazandıklarıyla değiştirir ve hayalî bir vatanı muhafaza ederken yeni gerçeklere uyum sağlarlar. Bu, iki ülke ve iki kültürde yaşamanın getirdiği çok sayıdaki belirsizliğin yanısıra aidiyet ve bağını koparma, dönme ve kalma arasındaki çelişkidir. Hint kökenli kadınlar geniş aile hayatı ve çocuk bakmanın baskısı, evlilik, kariyer ve göçün getirdiği sıkıntılarla mücadele ederken sıklıkla bir terapiste ihtiyaç duyarlar.

Psikoterapi, kültürel değişim sürecindeki değerler çatışmasını, bireyleşme açmazlarını ve travmayı aşmak için faydalı olabilir. Bunun için terapide işbirliği, empatik dinleme ve çok-odaklı bir yaklaşım gerekir. Çok sayıda grupiçi görüşmelerle seyreden böyle bir süreç, Hindistan içinde bile psikanalitik müdahale stratejilerini genelleştirmeyi imkânsız hale getirir. Öznenin hayat tecrübesine dayalı bir psikoterapi süreci, ikilemlerin yeniden şekillenmesi, kişisel hikayenin daha çok farkında olunması imkânını verir ve iyileşme konusunda stratejik çözümler üretebilir. Bireysel özerklik, özgürlük, eşitlik, sosyal adalet ve insan hakları kavramları bir medeniyetten diğerine aktarılırken farklı anlamlar kazandığından, kültürel sınırlar boyunca yargıların oluşumuyla ilgili ahlâkî problemler vardır.

Avrupa ve Kuzey Amerika’daki ikinci kuşak kadınlar okul ve üniversitede sosyalleşmiş olmaları nedeniyle psikolojik yardım ve bireysel psikoterapi almaya daha yatkın olsa da, ilk kuşak göçmenler ve aile büyükleri, psikolojik sıkıntılar sırasında genellikle aile bağları, kadın arkadaşlar, dinsel ritüeller ve meditasyon uygulamalarından destek alırlar. Yalnızca krizler ve ciddi üzüntülerde terapiye başvurur, bunu yaparken de kuvvetli bir mahremiyeti benimserler. Hint kadınları yeni ülkelerinde geliştirdikleri geleneksel sosyal bağlar içinde destek bulma ve çatışmaları gidermede başarılı olabilirler. Ailenin dağılması endişesi ve izzet-i nefsin getirdiği sükûnet, bu problemlerin dillendirilmemesinde etken olmaktadır. Bu sükûnet; tahammül, gizlilik, tevâzu, kendini adama gibi olumlu nitelikleriyle örnek olan efsanevî kadın kahramanların etkilediği bir ego idealiyle uyumludur. Bu nedenle pek çok Asyalı kadın için sosyal hizmetlere başvurmak önemli bir meseledir. Topluluk, kadın haklarını korumak, kadınların üstün başarılarını meşrulaştırmak ve desteklemek konusunda kuvvetli bir etkiye sahiptir, fakat mesela iğfal edilen kadınları, sara veya ruh hastası kadınları desteklemek konusunda zayıf kalmaktadır.

Pek çok kararı erkekler veya yaşlıların tek taraflı olarak verdiği, cinsiyet hiyerarşisinin bulunduğu bir sosyal ortamda kadın kimliği, geniş aile, kast ve cemaat, kan, reenkarnasyon, tarih ve dil bağından örülü kuşaklar arası hayatın içinde değişime uğrar. Kimlik, ebeveynin, büyüklerin veya hayatlarının ortasında kardeşlerin ölmesiyle geleneksel ailedeki rol ve görevler değiştiğinde veya yaşlıların bakımı, çocukların evlendirilmesi ve dul olarak yaşamak dolayısıyla problem çıktığında değişebilir. Öte yandan dinî hayat, ev ve mabetlerde belki bir guruya bağlanarak yapılan ritüeller, ruhî uygulamalar, meditasyon, çilecilik ve feragat çerçevesinde yüce idealler sunar.

Cinsiyet eşitliği, bireysel haklar ve kişisel seçim; kendini geliştirme, otokontrol, sadakat ve geniş aileye karşı görevler ile örülmüş ahlâkî düzene pek uymamaktadır. Başarılı Kaliforniya Sih göçmenleriyle yapılan bir çalışmada Margaret Gibson (1988), göçmen tarafından izlenen “asimile olmadan yerleşme” stratejisinin çift kültürlü bir kişilikle her iki ahlâkî düzenin sınırları içinde kalmayı sağladığını belirtir.

Altmışlardan sonraki Hint göçmenler, öncekilerin aksine, coğrafîolarak yalıtılmış olmadan, sosyal ilişkilerin olumlu desteğini sağlayarak Avrupa ve Kuzey Amerika’da “örnek azınlık” olarak benimsenebilecek duruma geldi. Bu kadınlar dînî ve cemaat içi faaliyetlere katılmaya daha eğilimliler ve çocuklarının Hint değerlerini yaşaması için aktif olarak uğraşmaktalar. Kişisel tecrübeleri erkeklerin evlilik ve aile tecrübesinden pek çok açıdan farklıdır. Örneğin orta sınıf kentli Hintliler evlilik ve aileyle ilgili olarak geleneksel cinsiyet ideolojisine sahiptir, fakat diasporadaki birçok kentli, Hint kadınının hedeflerine ulaşmasını kolaylaştıran eğitim ve kariyer konusunda eşitlikçidir. Yıllarca süren kültürler arası çalışmalardan sonra Nussbaum (2000), kadınların evrensel olarak bağımsızlık ve ekonomik açıdan kendine yeterlilik istediğini, fakat bu hedeflere götürecek eylem imkânlarının, kendilerini içinde buldukları farklı coğrafyalar ve zaman dilimleri tarafından oluşturulduğunu ileri sürmektedir.