Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi

Türkiye'nin ilk tıbbi bitkiler bahçesi
ekosistemimizin farkına varmak için fırsat sunuyor..

Kimyasal katkısız yetişen 700'ü aşkın tıbbi bitki,
sera, herbarium, laboratuar..

Ev tıbbı seminerleri, atölye çalışmaları,
çocuk programları, staj imkanları, yayınlar..

Geçmişle bugünü buluşturan
geleneksel tıp festivali..

Biyoçeşitliliğin korunup geliştirilmesine,
tıbbi bitkilerin etkin ve güvenli kullanımına katkı..

Prof.Dr. Nil Sarı

Ramazan Tuğ

 

Neşati Yağı, “dühn” yapımını anlatan bir risaledir. Dühn, “ham eczadan elde edilen ve cilde tek başına veya merhem terkibi içinde sürülen kokulu tıbbi yağ” anlamına gelir. Mesela, gül yağı, fesleğen yağı, nane yağı, neft yağı birer dühn’dür.

Neşati Yağı risalesi el yazması olup başka nüshası tespit edilmemiş; genel başvuru kaynaklarında risaleye ve yazarına ait herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Tek nüsha olmasından öte, dönemin eczacılığını yansıtan bilgi ve işlemlerin, bunların uygulayıcısı olan Derviş Mehmed tarafından doğrudan aktarılması büyük önem taşır. Risalede Topkapı Sarayı’ndaki tıp ve eczacılık faaliyetleriyle ilgili yeni bilgiler bulmamız esere bir kat daha değer yükler. Derviş Mehmed’in Neşati Yağı risalesini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Müzesi’ne kazandıran Evyap ailesine şükran borçluyuz.

Risalenin yazarı Derviş Mehmed ve ecdadı

Derviş Mehmed hakkındaki bilgimizi risalenin mukaddimesinden ediniyoruz. Seçkin bir aileye mensup olan Derviş Mehmed, II. Bayezid (1481-1512), Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemlerinde üç padişaha da hizmet ettiğini bildirdiği Gülbaba’nın neslinden, Horasan’dan geldiğini anlatır. Dedelerinden Seyyid Cüce Mehmed Ağa Sultan (Akağa) III. Ahmed (1703-1730), Hasib Efendi Sultan ise I. Mahmud (1730-1754)ve III. Mustafa (1757-1774) döneminde; Sultan’ın “Ahmed benim dadımdır” dediği dayısı Seyyid Ahmed Ağa ise I. Abdülhamid döneminde (1774-1789) hizmet etmiştir.

“Beşikte iken feryadı figanım padişaha hizmet arzusuydu” diye yazan Derviş Mehmed 1764-5 (h.1178) yılında dünyaya gelir ve 10 yaşına girmeden, I. Abdülhamid’in tahta oturduğu gün (21 ocak 1774), Galata Saray-ı Hümayûnu’na çırağ edilerek öğrenime başlar. III. Selim döneminde(1789-1807), 13 kasım 1793 (8 rebiülahir 1208) tarihinde Galata Sarayı’ndan Enderûn-ı Hümayûn Kilâr-ı Hassa’ya çırağ olur. 6 ay sonra (28-29 yaşlarında) başkullukçu ikinciliğine getirildiğinde bu payeyi“akranımdan mümtaz oldum” şeklinde ifade eder. 1803-4 (h.1218) yılında kiler’de başkullukçu[1] olur.  

 Derviş Mehmed’in Neşati yağıyla tanışması

Derviş Mehmed’in Enderûn-ı Hümayûn’da ikinci başkullukçu olduğu günlerde sarayda “Neşati yağı” diye bilinen bir “mübarek yağ”dan söz edilmektedir. İşitildiğine göre,“bundan bir miktar bir adamın eline geçse iksire malik olmuş gibi” olur;“bu yağa malik oldum diye defineye malik olmuş kadar” övünülür; pek rağbet edilen bu mübarek yağa zengin-fakir herkes ihtiyaç duyarmış.

Derviş Mehmed, Neşati yağının yapılışını öğrenmeye karar verir. Enderûn’da seferli koğuşu mensubu Neşati Efendi hazretleriDerviş Mehmed’i istidatlı bulduğunu söyler ve “yaparken görmeyince ma‘lûmu olmaz,bir gün küllhan başına gelsin” diyehaber gönderir. Yani yağın hazırlanışını ocak başında yapılırken görüp öğrenecektir. Derviş Mehmed -kendi ifadesiyle- “alelacele varup, hizmetinde hazır durup,gönülden tabhını tahsil” eder. Ancak Neşati Efendi terkibin eczasından birini saklar ve “bunu her yaptığında benim yağımdan yumurta kadar kat ki, bir cüz noksandır, tamam olur”der. Derviş Mehmed büyük bir şüpheye kapılır.

Eksik cüzü tamamlamak isteyen Derviş Mehmed, Yahudi bir aktardan saraya ait bir yağ terkibini nasıl öğrendiğini şöyle anlatır:“Hekimoğlu derler bir Yahudi bazı ecza-ı attariye ve ud ve anber ve misk satar idi. Yağların bazısını ısmarladığımda dedi ki, ne yapacaksın? Ben dahi ketm etmeyip, Neşati yağı yapacağımdır, dedim.Bana dedi ki, benim pederimin defterinde bir yağ vardır, vaktiyle Silahdar Ağalar tarafından almışlar, sana o terkibi getireyim. Yahudi ertesi gün başka bir defter daha bulup getirdi, onu da yazdık. O değerli yağa mâlik olup sevinçle korudum, cânım gibi sakladım.”

1803-4 (h.1218) yılında kiler’de başkullukçu olunca -kendi deyimiyle-bu “define-i şerif” üzerinde çalışmaya, terkibi geliştirmeye ve bazı mürekkep tıp kitaplarını incelemeye başlar. Derviş Mehmed’in meraklı, keşfetme arzusu olan, araştıran, sorgulayan biri olduğunu düşünüyoruz. Önce kilâr-ı hassa’ya çırağ olması, sonra sırayla başkullukçu ikinciliğine ve başkullukçuluğa tayin edilmesi eczacılıkta kademe kademe ustalaştığını gösterir. Daha Galata Sarayı’nda okurken eczacılığa merak sardığını düşünebiliriz. Galata Sarayı’nda da eczacılık faaliyetlerinin olduğunu arşiv belgelerinden öğreniyoruz.

Topkapı Sarayı’nda ilaç hazırlanması

Hekimbaşı odası olarak kullanılan Başlala kulesi, Helvahane ve Gülhane’de saray mensupları için çeşitli ilaçlar hazırlanırdı. Saraya gereken ecza, kilercibaşının arzıyla istenirdi. Eczacılar, hekimbaşının tarifi üzerine, başlala, enderun kullukçusu ve zülüflü baltacıların gözetiminde ilaç yaparlardı. İlaçlar başlala ve hekimbaşıyla birlikte mühürlendikten sonra kilâr-ı hassa odasında muhafaza edilirdi. (Başlala ve başkullukçu mevkileri çok güvenilir olmayı gerektirirdi. Verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre Derviş Mehmed, Osmanlı sultanlarının nesiller boyunca güven duyduğu bir aileye mensuptu.) Fatih Sultan Mehmed, kilâr-ı hassa odasının yanına bir de eczahane kurmuştu.

Enderûn-ı Hümayûn seferli koğuşu mensupları baharda tıbbi bitkileri ve güzel kokulu çiçekleri toplar, bunları damıtarak “buhur suyu” denilen kokulu bir su elde ederlerdi. Bazı kaynaklar buhur suyu terkibini hazırlayan kişinin seferli koğuşu mensubu Ankaralı Mustafa Ağa olduğunu yazar. Seferli koğuşu mensuplarının yeni ecza terkipleri geliştirmiş olmaları mümkündür. Neşati Efendi de seferli koğuşu mensuplarındandır.

Ham ecza, drog, müfred deva, mürekkeb deva

Bitkilerin etkili madde ihtiva eden kısımlarına Osmanlı döneminde “ecza” denir ve bu tabir günümüzdeki “drog” kelimesi karşılığında kullanılırdı.

Derviş Mehmed, “eczâ-yı mütenevvi’a” adı altında eczayı 4 çeşide ayırır:

Şemsiyye: Zeytinyağında, güneşe nazır bekletilen yağlar (biberiye, gül, hatmi, kantarûn, kekik, mercanköşk, oğulotu, papatya, pelin, sedef, şebboy-ı asfer, tâze râziyâne, turunç kabuğu, zambak, zater)

Mukattarât: Taktîr edilerek (damıtılarak) elde edilen yağlar (acem nefti, acı elma, ânîsûn, aselbent çiçeği, besbâse, buhûr-ı meryem, huzame, karabaş, karagünlük, kehribâ, mersîn, nane, sakız)

Mu’attarât: Güzel kokulu yağlar (lâden, kalye-i misk, gül, ödağacı, ağaç kavunu, cevz-i hindî, karanfil, kakule, dârçîn, anber, cevz-i bevvâ)

Ecza ve ma’deniyyât: Zamk/sakız/reçine, balsam, katrantürü ecza (habbü’l bân, kâfûr, laden, ma’denî mûmya, Kâbe pelesengi, mey‘a-i sâile, mürrüsâfi, Peru pelesengi, sakız ağacı zamkı, takamaka zamkı, terementi, Venedik terementisi, Yenidünya pelesengi)

Neşati Yağı risalesinde 40’dan fazla kokulu ve tıbbi yağın elde ediliş usulü yeralır. Bunların çoğu birer ilaç (müfred deva) olarak bir takım hastalıkların tedavisi için ayrı ayrı tavsiye edilir. Yağların hepsi birleştirildiğinde (terkip edildiğinde) bir bileşik ilaç (mürekkeb deva) elde edilir ki, bu da Neşati yağıdır.

Ecza ve tıbbi yağ ticareti

Derviş Mehmed’in verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre bazı ecza İstanbul’da kolay ve bol bulunurdu:

  • biberiye“pazartesi pazarında saksılarda satarlar bir mübârek nebattır”
  • fesleğen “bir güzel kokulu ottur, baharda saksılara dikip satarlar”
  • adaçayı elması yağı “her eczacı dükkânında bulunur bir mebzûl yağdır”
  • tarçîn yağı “Âsitâne’de her mahalde bulunur ve herkes imbikten çıkarır”
  • kehribâr yağı “Âsitâne’de kati vâfır çokdur”

 

Bazı yağlar ise ithal edilir, [2] ancak bulunamadığında yapılırdı:

  • ödağacı’nın “a‘lâsı Hindistan’dan gelir; bazen gelmeyip bulunmazsa yapmak muktezî olur”
  • karanfil yağı “Hind’den gelür; a‘lâsı şimdi Felemenk’den (Hollanda) dahi geliyor”
  • kakule yağı “Felemenk’den gelir, bazen bulunmaz”

Derviş Mehmed’in “bu zamanlarda pelesân-ı mısrî bulunmadığından bedeline turunç” kullanıldığını ifade etmesi pazarda bulunamayan eczanın yerine bazen de bedelinin (muadilinin) konduğunu gösterir.

Neşati yağının özellikle Mekke ve Medine’ye ihraç edildiğini, karşılığında terkibe giren yağlardan alındığını, “husûsan Mekke ve Medine’ye üstâdımız Neşâtî merhum çok göndermiş, anlar dahi buna lâzım olan yağlardan gönderirlermiş” ifadesinden öğreniyoruz.

Bedel (muadil) ecza

“Bedel”, “muadil” ve günümüzde kullanıldığı şekliyle “eşdeğer” kelimeleri “aynı etkiye/etkili maddeye sahip olma” anlamına gelir. Derviş Mehmed, aşağıdaki eczanın birbirine “bedel” olduğunu belirtmiştir:

  • cevz-i bevvâ yağı - besbâse yağı
  • mürr-i sâfi - belesân yağı
  • muasser habbü’lbân yağı - seliha - dârçîn yağı
  • elma yağı - karabaş yağı
  • turunç kabuğu yağı - pelesân-ı mısrî turunç kabuğu yağı - sünbül-i rumî
  • kakule yağı - karanfil yağı
  • huzâme yağı - nane yağı
  • merzencûş yağı - karınca yağı
  • meya-i sâile (karagünlük yağı) - lâden yağı
  • mûmya-yı madenî - kafru’l-yehûd zifti

Katıştırılmış (mağşûş) ecza; hâlis ile fâsid eczayı tefrîk

Derviş Mehmed, eczanın katıştırılmamış, bozulmamış ve etkili türden olması konusunda çeşitli uyarılar yapmıştır:

  • “ûd-ı mâverdînin bir nev‘i olur ki mu’teber değildir”
  • hâlis sarı balmumu şarttır, dikkat lazımdır”
  • biberiye “hâlis sâde revgan ile karıştırılacak”
  • besbâse’nin “a’lâsı sarı ile kırmızılığa mâil” olur
  • karabaş’ın “a‘lâsı yapraklı ve çiçeği arguvân renkli ve tadı gayet yakıcı ve acı” olur
  • ödağacı yağını “bir mahalline sürmek ile yirmi dört saat kokusu gitmez; bir katresini âteşe damladasın, eğer ûd-ı mâverdî gibi kokarsa hâlisdir, aksi hâlde fâsiddir”
  • karanfil’in “pek a‘lâsı su görmeyüp kuru” olanıdır
  • karanfil yağını“bilene elli paraya, bilmeyene yüz paraya dirhemini satarlar bazen mağşuşolur bulunmaz

Ucuz ve pahalı yağlar

Neşati yağının terkibine giren yağlardan bir kısmı ucuz, bir kısmı çok pahalıdır. Mesela, hatmi ve mürrüsâfi en ucuz (1-2 para); ödağacı (200 kuruş), nane (80) ve misk (70) en pahalı yağlardandır. O gün için terkibin eczacı (ispençiyar) fiyatı toplam 1053 kuruş 27 paradır. Bir başka deyişle, Derviş Mehmed’in “bir mikdârına bir at bağışladıkları ma‘lûmumdur, beş-on dirhemine mâlik olan hazîneye cevâhir saklar gibi hıfz-ı hirâset eder” dediği Neşati yağı maddi açıdan söylendiği kadar değerli değildir.

Yağların kullanılışı

Derviş Mehmed, Neşati yağının kullanılışını(bir bez üzerine) “merhem gibi sürüp komak” şeklinde tarif etmiştir. Risalede “sürme, sürünme”nin yanısıra “tıla” kelimesi de geçmektedir. Mesela, mürr-i sâfî ve fesleğen yağları “sürülür”; sedef, mersin ve sa‘ter yağları “tıla olunur”. Bazen de torba yoğurdu şeklinde sıvanır veya pamukla hasta bölgeye konur.

Derviş Mehmed, dahilen kullanılan yağlar için “damla” anlamına gelen “katre” ölçüsünü vermiştir. Bazı yağlar tek başına veya bir başka sıvıyla birlikte nûş edilir, yani içirilir. Bazı yağlar bitki sularıyla veya şerbetlerle (eşrîbe) kullanılır. Fitil olarak kullanılan yağlar da vardır.

Yağ bazen de şeker veya kahve gibi tat veren bir başka maddeyle alınır. Mesela, mideyi sağlıklı kılmak için damıtık nane yağı “kahve ile üç damla” alınır veya “bir dirhem şekere üç damla” damlatılarak kullanılır.Göğüs ağrısı için portakal kabuğu yağı sabah ve akşam “kahve ile üçer damla” alınır. (Sıkılarak elde edilen)muasser anîsûn yağı, bir dirhem şekere bir-iki damla” damlatılarak kullanılır.

Derviş Mehmed’in “mikdâr-ı isti’mâl” tabiriyle verdiği ölçü, kullanımın alt ve üst sınırını belirler. Mesela, (damıtık sakız yağının)“mikdâr-ı isti‘mâli dört katreden altı katreye varıncadır”.

Bazı yağların kullanımı için zaman ölçüsü de veren Derviş Mehmed, Neşati yağı için “üç-beş gün müdâvemet üzre süreler”; fesleğen yağı için “sar‘a marazına günde bir dirhemin kırk güne kadar içirdeler” demiştir.

Yağların tıbbi etkileri

Derviş Mehmed, “kollarda ve dizlerde olur ağrıları” giderdiğini vurguladığı Neşati yağının eklem ağrıları, iltihap, nezle ve yanık tedavisi ile kadınların aybaşını söktürmede kullanıldığını belirtmiştir. Yazar, “hafifce cirid yaralarına;bazı sıkçatomak berelerineve tomakda olan latîfelerde zuhûr eden şiş ve berelere”  sürüldüğü için Enderun’dacundî ağalarının bu yağa pek itibar ettiğini söylemektedir.[3] “Veba vaktinde; havanın ufûneti vaktinde ve ufûnet-i havayı râfi‘ olma” ifadesinden anlaşıldığına göre Neşati yağı, kokuştuğu düşünülen havayı temizlemek veya hastalıkla bulaşmış havadan, bir başka deyişle salgınlardan korunmak amacıyla da kullanılmıştır. Derviş Mehmed’in “bazı ihvândan hâssasını suâl eyledim, takrîr buyurdular ki, her bir şeye isti’mâl olunur” şeklindeki açıklaması Neşati yağının her derde deva olduğuna dair inancını gösterir.

Derviş Mehmed, Neşati yağının terkibine koymak üzere elde ettiği yağlardan bir kısmını tek başına birer ilaç (müfred deva) olarak ele almış ve hangi hastalıklara iyi geldiğini açıklamıştır. Mesela, gül yağının uzuvlardaki darbe izlerine, şişliklere ve makad hastalıklarına, özellikle basur’a çok iyi geldiğini, tek başına kullanıldığında tıbbi etkisinin daha fazla görüldüğünü; sedef/sezâb yağının böbrek, mesane ve rahim ağrılarını kestiğini, göbeğe sürüldüğünde bağırsak solucanlarını döktüğünü belirtmiştir. 



[1] Osmanlı sarayının başkullukçusu, kiler-i hassa odasında, kilercibaşıların nezaretinde, gerektiğinde padişahın yemek, şerbet ve ilaçlarını hazırlar, tadını-kokusunu ayarlardı. Padişahın yakınında bulunan başkullukçu itibarlı bir göreve sahipti. Bu göreve dürüst, güvenilir, namuslu, sakınan, Allah’tan korkan, akıllı, yetenekli, temiz kişiler getirilirdi.

[2] Geldiği yerin adıyla anılan eczaya Kâbe (Mekke) pelesengi, Yenidünya (Amerika) pelesengi, Peru pelesengi ve Venedik terementisi örnek verilebilir.  

[3] Cundî ağaları ata binmede, ata ait her çeşit talimde, özellikle at üzerinde silah kullanmada ustaydı. Cirid ise Osmanlı sarayında en çok oynanan ve padişahların yabancı elçilere göstermekten gurur duydukları bir spordu. Genellikle cündîlerin iki takım halinde yarıştığı cirid oyunu bazen çok iddialı ve sert geçtiğinden attan düşüp yaralananlar olurdu. Tomak ise, ucunda kor keçesiyle doldurulmuş yumruk büyüklüğünde meşin top bağlı olan, sırımdan örülmüş 70-80 cm uzunluğundaki değneklerle Osmanlı sarayında oynanan hareketli bir oyundu.